YALOVA
Geçtiğimiz hafta sonu bir aile ziyareti için Yalova’daydık. Daha önce üç kez gelmiştim Yalova’ya; birincisi hayal meyal hatırlayabildiğim kadar küçükken, sadece Termal diye bir yere gittiğimizi ve bir mermer şadırvandan su içtiğimizi hatırlıyorum. Diğer seyahatlerin ikisi de acı olaylar içindi. 1995 yılında; mecburi hizmette aynı evi paylaştığım doktor arkadaşımın cenaze töreni için gitmiştim. Sevgili Hakan trafik kazasında yaşamını yitirmişti, haberi aldığımda İzmir’deydim. Cenazesi için geldiğim Yalova’da 3-4 saat kalmıştım. Diğer gelişim ise 1999 yılında büyük depremden 24 saat sonra, gönüllü olarak katıldığım acil sağlık ekibiyle birlikte oldu. Gece yarısı Yalova’ya ulaşmış ancak bir iki saat sonra bakanlık kriz merkezi tarafından daha çok ihtiyaç olan Adapazarı’na yönlendirilmiştik. Şimdi o günleri hatırlamak bile istemiyorum.
İstanbul’a gidip gelirken hep yakınlarından geçilir Yalova’nın. Hatta buradan kalkan deniz otobüsleri ve feribotlar sayesinde yolculuk kısalır ama kendi adıma söyleyeyim; şehir merkezine girmeyi yada çevresini dolaşmayı yolculuk planlarıma hiç dahil etmemiştim.
Yalova’ya gideceğimiz yola çıkmadan sadece birkaç saat önce kesinleşmişti. Gittiğimizde nereleri gezebileceğimiz konusunda pek fazla fikir sahibi değildim. Ancak imdada internet yetişti. Kısa bir araştırmadan sonra Yalova’ya gittiğimde nereleri gezmem gerektiğini kabaca biliyordum.
Termal Kaplıcaları
Önce, Yalova denince akla ilk gelen yerlerden biri olan Termal’i gezdik. Hava oldukça soğuk ve nemliydi. Bizans’tan bu güne kadar kaplıcaları sayesinde hep bilinen ve ziyaret edilen bir yer olmuş Termal. Bir vadide yer alan kaplıcaların çevresinde, kimisi tarihi, kimisi yeni inşa edilen bir çok bina var. Açıkçası, ana giriş kapısından, otomobilimizi park edene kadar geçen kısa mesafede ilk dikkatimi çeken bu oldu. Hem tarihi hem de doğal açıdan bu kadar güzel ve zengin bir alana bu kadar çok bina yapılmasını yadırgadım. Özellikle, Tarihi Büyük Otel’in yerine orijinaline sadık kalınarak yapıldığı iddia edilen Termal Otel’in bu küçük vadiye yakışmayan bir betonlaşma olduğunu düşünmeden edemedim. Harika bir bitki örtüsü var. Ortancalar, monoyla ağaçları ve daha birçok nadide ağaç türü gerçekten etkileyici. Ağaçlar bizzat Atatürk’ün talimatıyla dikilmiş. Girişte Atatürk Arboretumu diye bir tabela bile var ve ağaçların cinsleri ve özellikleri belirtilmiş. 

Kaplıcalar ve tesisler içerisindeki oteller, Sağlık Bakanlığı tarafından işletiliyormuş. 15 yıllık sağlık Bakanlığı personeliyim bunu bilmiyordum. Oldukça kapsamlı bir internet siteleri var. Tabi bilemeyiz ama sanırım kamu mantığıyla işletilmiyor. Öyle olsa politikacıların ve bürokratların misafirhanesi gibi bir yer olurdu. Üstelik tesisler çok bakımlı ve temiz. Çınar, Çamlık ve Termal isimli üç otel var. Ayrıca konaklama için apart daireler mevcut. Açık bir havuz ve Sıra Banyo, Kurşunlu Banyo, Valide Banyo, Sultan Banyo diye adlandırılan tesisler var. Vakit darlığı nedeniyle içlerine girip faydalanma imkanı olmadı ama dışardan göründüğü kadarıyla oldukça ilgi gören ve bakımlı tesisler.
Havanın soğukluğu ve yeterli zamanımız olmaması yüzünden etrafta yaptığımız kısa yürüyüş bile bizi şehir ortamından uzaklaştırmaya yetti. Bu yürüyüş sırasında Atatürk Köşkü’nü de gezme fırsatımız oldu.
Atatürk Köşkü
Termal’i özellikle çok seven ve son yıllarında tatillerinin çoğunu burada geçiren Mustafa Kemal Atatürk’ün talimatıyla 1929 yılında yapılmış bu köşk. Yapımı 28 gün gibi kısa bir sürede bitirilmiş. İçindeki eşyalar İstanbul’daki çeşitli saraylardan getirilmiş. Marangozluğuyla ünlü II. Abdülhamit tarafından bizzat yapılan bazı ahşap eşyalar da bu köşkte yer alıyor. Özellikle padişahın sedef kakma usulüyle yaptığı sehpa dikkat çekiciydi.
Köşkün ilk misafiri dönemin İran Kralı Pehlevi olmuş. Daha sonra; Atatürk ölümüne kadar geçen sürede yaz aylarında sık sık burada kalmış. O dönem siyasetinin önemli buluşma noktalarından birisi olmuş köşk. Bir çok önlemli karar burada alınmış. 1984 yılına kadar benzer şekillde kullanılan köşk bu tarihte geçirdiği restorasyon sonrasında ziyarete açılmış. Şu anda TBMM Milli Saraylar Daire Başkanlığı tarafından korunan köşkün, girişindeki kulübeden bilet alınarak içeriye girilebiliyor. Milli Saraylar Daire Başkanlığı’na ait diğer saray ve köşklerde uygulama nasıl bilmiyorum ama köşk bir rehber tarafından bilgiler verilerek gezdiriyor. Müzelerimizde görmeye alışık olmadığımız bu uygulama hem binanın korunmasını hem de ziyaretçilerin daha ayrıntılı bilgilerle köşkten ayrılmasını amaçlıyor olabilir. Köşkün her köşesinde Atatürk’ün ince zevkinin ürünlerini görmek mümkün. Halılar, eşyalar, tablolar çok etkileyici. Ancak köşk ve eşyalar zamanın yıpratıcı etkisinden pek kurtulamamış. Ne yazık ki bana uygun yöntemlerle ve titiz bir şekilde korunuyormuş gibi gelmedi. Umarım yanılıyorumdur. 
Atatürk Köşkü’nün hemen yanında TBMM’ne ait sosyal tesisler var. Kamuya ait ören yerlerinde hep var olan, bu eğitim ve dinlenme tesisi mantığını hiçbir zaman anlayamadım. Sadece o kurumun üst düzey çalışanlarına ve çoğu zamanda politikacılara tahsisli ve genellikle kendi yağıyla kavrulamayan ve vergilerimizden desteklenen bu tesisler gerçekten kamunun ihtiyacı mıdır? Gerçi başka bir durum beni daha da korkutur. Bu güzel yerler ya özel sektörün eline geçseydi. Denetimsiz vahşi kapitalizm buraları parselleyip çoktan satışa çıkarmıştı.
Neyse biz yine Termal’e dönelim. Atatürk Köşkünden biraz ileride Yaverlik Köşkü adı verilen başka bir köşk var biz oradayken restorasyon çalışması yapılmaktaydı ve ziyarete kapalıydı. Bu köşkün hemen yanı başında Cine Kafe tabelası olan uzunca bir bina var. Yakın zamanda restore edilmiş bu bina ülkemizin ilk sinema salonlarından biriymiş. Şimdi kafeterya olarak kullanılıyor. Akşamları sinema gösterimleri yapılmaya devam ediliyormuş. Bu gerçekten hoşuma gitti. Bina kullanılmaz haldeyken dekore edilmiş hem kafeterya ihtiyacını karşılıyor hem de akşamları kuruluş amacına uygun olarak film gösteriliyor. Ben buranın ilk sinema salonlarımızdan olduğunu bu yazıyı yazarken bilgi almak amacıyla gezindiğim internet sitelerinden öğrendim. Oysa girişe küçük bir açıklama yazılmalıydı. Gelen, geçen ya da burada oturup çay içen binanın tarihini bilsin. Ülkemizdeki ören yerlerinin en büyük eksikliğidir bence yönlendirme ve bilgi tabelalarının eksikliği. Hazır yeri gelmişken Türkiye’de şimdiye kadar gezdiğim yerler arasında bu konuda en başarılı yer Truva antik kentiydi. Zaten üst üste binen ondan fazla dönem kenti daha da karmaşık bir hale sokmuşken, ortamla uyumlu yönlendirme ve açıklama tabelaları sayesinde çok rahat gezme imkanı buluyorsunuz. Hele gitmeden önce biraz okuduysanız bırakın bir rehbere ihtiyaç duymayı, başkalarına rehberlik bile edebilirsiniz.
Sudüşen Şelalesi
Buradan sonraki durağımız Sudüşen şelalesi oldu. Termal’in hemen üst kısmında yeralan Üvezpınar köyünden geçilerek 8 kilometrelik stabilize bir yoldan ulaşılan şelalenin yakınına kadar otomobilinizle gidebiliyorsunuz. Ancak kış mevsimi nedeniyle son metrelerde yol giderek bozuluyor. Şelaleye ulaştığımızda hayal kırıklığına uğradım. Gerçekten çok güzel bir şelale ama etraf çöp dolu ve buraya gelenler için hiçbir tedbir alınmamış. Çöp kovası, bank vs yok. Kısacası bir çok doğal güzelliğimiz gibi burası da sahipsiz. Şelaleyi görmek için derenin karşı kıyısına geçmek gerekiyor. Ancak derenin debisi yüksek olduğundan bu mevsimde geçmek mümkün değil. Yazın bilmiyorum ama kış aylarında buraya gelenler için minyatür bir köprü yapılsa şelalenin yanına kadar gidilebilir. Biz bu nedenle uzaktan izlemek zorunda kaldık. İlçenin çıkışı dışında şelaleye kadar hiçbir tabela yok. Üvezpınar çıkışında hangi yöne sapacağınızı sormak zorunda kalıyorsunuz. 
Şelaleden dönerken eşsiz olabilecek ama ne yazık ki yöredeki çarpık ve kötü yapılaşma nedeniyle bundan sonra asla güzel olamayacak bir manzara ile karşılaşıyorsunuz. Yalova’nın içinden bu köye kadar her yerde çirkin yapılaşmayı fark etmeniz mümkün. Gözleriniz tam güzel bir yeşil yakalamış keyif sürerken yanı başında derme çatma sıvasız çirkin yapılara yakalanıyor. Termal ilçe merkezi de bu konuda tam bir felaket, birbiri ile uyumsuz, hiçbir estetiği olmayan binalar.
Karaca Arboretumu
Bu gezi de en son gördüğüm ama en çok etkilendiğim yer, Karaca Arboretum’u oldu. Sadece Pazar günleri saat 13-18 arasında ziyarete açık. TEMA’nın kurucusu Hayrettin Karaca buranın da kurucusu. Babasından kalan 130 dönümlük meyve bahçesini 1980 yılında arboretuma dönüştürmeye başlamış. Bu gün dünyadaki örnekleri arasında sayılı bir yere sahip. Hakikaten görülmesi gereken bir müze halini almış.
Bu noktada aboretum kelimesinin anlamına bakmak lazım. Vikipedi’ye göre;“Arboretum, esasen ağaçların ve diğer odunsu bitkilerin yetiştirilmesine adanmış botanik bahçesidir. Böyle bahçeler, kısmen bilimsel araştırmalar için de kullanılmakla birlikte, çeşitli canlı ağaç türlerinin bir derlemini (koleksiyon) oluştururlar. Pinetum ise, kozalaklı ağaçların yetiştirilmesinde özelleşmiş arboretumdur. Latince bir sözcük olup, "ağaç" anlamına gelen ve yine Latince olan "arbor" sözcüğünden türeyen "arboretum", "ağaçların büyüdüğü yer" demektir. Arboretum için Türkçe'de bulunan karşılık, "ağaç parkı" olarak geçer.”
Bence de “Ağaç Parkı” terimi arboretumun tam karşılığı olmasa da kullanılabilir. En azından daha kolay telafuz edilebiliyor.
Pazar günü arabamızla, yolun karşı tarafında ki idari binaya yanaştığımızda. Gezinin 10-15 dakika süreceğini sanıyorduk. Hava çok soğuktu ve dönüş yoluna çıkmıştık. Gerçi İzmir’e dönüş saatimizi sırf bu ağaç parkını görebilmek için bu saate bırakmıştık ama fazlada vakit ayırmayı düşünmüyorduk. Giriş için vakıf yararına çok cüzi bir para ödeniyor. Sonradan zıraat teknikeri olduğunu öğrendiğimiz güler yüzlü bir genç bizi gezdirmeye başladı. Bütün ağaçların Latince isimleriniyle başlıyor ve ağaçlar hakkında çarpıcı bilgiler veriyordu. Bu kadar ilginç ve güzel ağacı hikayeleri, özellikleri ile birlikte görmek çok etkileyici. Gezimiz bir saatten fazla sürdü. Soğuk iliklerimize kadar işlemişti ama büyülenmiş gibiydik. Amerika’dan gelen sekoya ağaçları, huş ağacı, gövdesi beyaz kayın ağacı, mavi ladin, sedir ağaçları, sığla ağacı, bambu tarlası, kayaların içinde büyümüş kara çamlar, şimdi adını hatırlayamadığım ve tarih öncesinden günümüze gelen ve dünyada sadece ağaç parklarında bunan dinazor ağaç, genetik mutasyon sonucu başkalaşmış ağaçlar, kaktüsler şimdi aklımda kalanlardan bazıları.
Arboretum’un içinde Hayrettin Karaca’nın vakit buldukça gelip kaldığı bir ev de var. Parkın tamamı çimle kaplı ve özellikle çimlere basmanızı toprak alanlara ise basmamanızı istiyorlar.
Her yıl 12.000’i aşkın kişinin ziyaret ettiği Karaca Arboretumda yaklaşık 7000 tür bulunmakta. Bu ağaç parkı değişik ülkelerden yaklaşık 200 arboretum, botanik bahçesi ile bitki tohum değişimi faaliyeti içerisindeymiş. Arboretumda bulunan mevcut koleksiyonun Türkiye genelinde yaygınlaşabilmesi için bugüne kadar 106.000 odunsal bitki, botanik bahçeleri, üniversiteler, belediyeler, orman idareleri ve arboretumlara bağışlanmış. Yurtiçi ve yurt dışından gelen botanik ve peyzaj bölümü öğrencilerine staj imkanı sağlayan Karaca Arboretum’da çeşitli bitkilere ait 48.500 dia, bitki ve taksonomi ile ilgili 2000 kitap bulunmakta. İnanılmaz değil mi? Ciddi bir emek ve birikim ülkenin hizmetine sunulmuş.
Bu başarı öyküsü çok değerli bir de ödül almış. Uluslararası Dendroloji Cemiyeti (International Dendrology Society - IDS), 2004 yılında burayı ödüllendirmiş. Dünyada pek az Arboretum bu ödüle layık görülmüş şimdiye kadar. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri’nde bu ödülü alabilmiş bir arboretum yokmuş. Ayrıca Hayrettin Karaca’nın Birleşmiş Milletler Çevre Ödülü sahibi olduğunu da belirtmek lazım.
Bu parkı yazın, yada sonbaharda tekrar gezmek isterim. Kış nedeniyle bir çok ağaç çıplaktı. Bir de üzerlerinde yaprakları varken bu büyüyü görmek ne kadar güzel olur.
Uzun sözün kısası Yalova’ya yolunuz düşerse, Karaca Arboretum’u görmeden geçmeyin. Yazık olur.