19 Ekim 2007 Cuma

İstanbul

Şeker Bayramın 3 günlük tatili fırsat bilerek “Akademik Tur”dan satın aldığımız iki gece konaklamalı bir İstanbul turuna katıldık. “İstanbul Kültür Turu”


Perşembe gecesi otobüsüle yola çıkıldı. Uzun süredir otobüs yolculuğu yapmamıştım, hele bütün bir geceyi otobüste geçirmeyeli yıllar olmuştu. Gece yolculuğu ve tabi uykusuz bir gecenin ardından hemen gezmeye başlamanın iyi bir fikir olmadığını bu gezide anladım.

Programın ilk durağı olan Büyükada’ya gitmek için sabah 6:30 gibi Bostancı İskelesi önüne yanaştı otobüsümüz. Bayramın birinci günü ve daha hava aydınlanmamış olmasına rağmen yakınlarda bir pastanede taze çay, sıcak simit ve poğaça ve de güleryüzlü bir garson bulmak çok iyi geldi bize. Yanlış hatırlamıyorsam pastanenin adı “Hacı Seyid”ti. Ülkemizde pek alışık değiliz düzgün işletilen temiz mekanlara ya şaşırıyor insan.

İlk vapurla Büyükadaya hareket ettik. Vapur önce Kınalıada’ya sonra Burgazada’ya ve ardından Heybeliada’ya uğrayarak Büyükada’ya ulaştı. Daha önce bir kaç kez gitmiştim Büyükada’ya. Çok güzel, görülmesi gereken bir yer. Daha önceki gidişlerimden birinde bisiklet kiralayıp gezmiştik adayı. Vakit sorununuz yoksa adada gezmenin en güzel yolu bu bence. Tabi hemen herkesin yaptığı gibi faytonla da gezebilirsiniz. Bu sefer biz de faytonla gezdik. İki parkur var, büyük ve küçük tur. Büyük tur 45, küçük tur 35 YTL, gruplar için 5 YTL indirim yapılıyor. Yaklaşık 35-40 dakika sürüyor büyük tur ve adanın etrafını dolaşarak tekrar başladığı noktaya dönüyor.

Büyükada özellikle 20. yüzyıl başlarında yapılmış, dönemin nefis mimarisine sahip evleriyle ünlü. Kimine köşk hatta saray yavrusu demek mümkün. Evlerin bahçeleri bir başka güzel, özellikle hemen her yerde rastlayabileceğiniz değişik renklerdeki ortancalar harika.

Büyükada’da yediğimiz öğle yemeğinden sonra Bostancı’da bizi bekleyen otobüsümüze döndük. Bir sonraki durağımız Sütlüce’deki Miniatürk. Bostancı’dan birinci köprüye gitmek için çevre yoluna çıkınca bizi bir İstanbul klasiği karşıladı. Trafik. Bayramın birinci günü ve hava güzel olunca herkez yollara düşmüş. Şöförümüz ikinci köprüden dolaşmayı tercih etti. Nispeten daha akıcı olmakla birlikte yine yoğun trafikle boğuşarak Miniatürk’e ulaştık.



Miniatürk, ülkemizdeki, tarihi yada modern bir çok önemli yapının maketlerinin bulunduğu bir gezi parkı. Boğaz köprüsünden, Divriği’deki Ulu Cami’ye, Mostar Köprüsünden şu anki Meclis binasına, Dolmabahçe Sarayı’ndan İzmir Saat Kulesi’ne kadar bir çok yapıyı bir arada görmek ve günümüzde ortada olmayan Artemis Tapınağı yada restorasyonu bitmemiş Sümela Manastırı gibi yapıların orjinal hallerini görmek bile Miniatürk’ü gezmek için iyi birer neden. Maketler en küçük detayına kadar aslına uygun ve oldukça düzgün bir işçilikle yapılmış. Bu kadar güzel mekan ve binaya ait maketlerin arasında Pamukkale ve Kapadokya’yı anlatan maketler çok acemice ve buraya hiç yakışmamış.




Miniatürk’ten sonraki durağımız Eyüp Sultan Camisi’ydi. Özellikle cami ve Eyüp Sultan’ın türbesi yoğun bir ziyaretçi akınına uğramıştı. Buradaki insan profilini görünce, son genel seçimde çıkan sonuca İstanbulluların neden şaşırdığını merak ettim. Başörtüsü modern kalıyor genel giyim tarzına göre.




Eyüp’ten ayrıldıktan sonra Taksim’e yakın, dört yıldızlı otelimize geçtik, adı Konak Otel. İki gece kaldığımız otelimizden genel olarak memnun kaldık. Taksime ve metroya yakın, temiz bir otel arıyorsanız tavsiye ederim. Hem bir önceki geceyi otobüste uykusuz geçirmenin hem de gün boyu gezmenin verdiği yorgunluk, otelde yediğimiz yemeğin ardından Taksim ve İstiklal Caddesi’nde bir yürüyüş yapmamızı engellemedi. İstiklal Caddesi’ni hiç bu kadar kalabalık görmemiştim. Fransız Sokağı’na kadar yürüdük ve yine yürüyerek otelimize döndük.


İstanbul’da özellikle Taksim ve çevresinde 1900 lü yılların başlarında, o dönemin güzel mimarisiyle yapılmış binaların şu anki halini gördükçe üzülürüm hep. Çoğu bakımsız ve harap halde. Kullanılanların da o dış yüzeyleri klima, tabela koblo ordularıyla işgal edilmişler.


Sabah ki ilk durağımız Sultanahmetteki hipodrom alanıydı. Rehberimiz, yoğun yağmur nedeniyle otobüsün içinde bu alanla ve dikili taşlarla ilgili bilgiler verdi. Özellikle hipodromun o zamanlardaki halini gözümde canlandırınca etkilendim ve Bizans yada Doğu Roma imparatorluğu ile ilgili daha fazla bilgi edinmeye karar verdim.



Ardından, yine yoğun kalabalık ve yağış eşliğinde Sultan Ahmet Camisini gezdik. Sedefkar Mehmet Ağa’nın mimarlığını üstlendiği cami, mavi İznik çinileriyle ünlü. Yabancılar bu nedenle Mavi Cami diyorlar. Osmanlı mimari tarzında klasik dönemin son eseri olarak nitelenen cami aynı zamanda ilk 6 minareli cami olma özelliğini de taşıyor. 72 milletten insanlar, rehberlerinin anlattıklarını ağızları açık dinlerken bir yandan da hayran hayran etrafı inceliyorlardı. Padişahların aynı zamanda halife oldukları için hacca gitmediklerini, Cuma namazlarını her hafta farklı bir camide halkla birlikte ama “sultan mahfili” denen ayrı bir bölümde kıldıklarını ve bazı camilerde bu bölüme giriş için ayrı bir kapı olduğunu, Sultanahmet Camisini gezerken rehberimizden öğrendim.




Buradan Ayasofya Müzesi’ne geçtik. Kalabalık nedeniyle rehberimiz grubu toparlamakta ve bir şeyler anlatmakta güçlük çektiyse de, bu akıllara durgunluk veren binayla ilgili ilginç bilgiler verdi. Hem Bizans hem de Osmanlı’ya tanıklık etmesi, hem hristiyanlığın hem de müslümanlığın önemli mabedlerinden biri olarak kullanılması. Bitmek tükenmek bilmez restorasyonları, cami olarak kullanlılmaya başlandığı dönemde kapatılan ve günümüzde yapılan çalışmalarla ortaya çıkartılan ikonlarıyla mutlaka görülmesi gereken bir yapı Ayasofya. Bence en ilginç özelliği, kubbe büyüklüğü. Aya Sofya’nın kubbesi alttan hiçbir destek almadan ayakta duran dünyanın en büyük kubbesiymiş. Bu unvanını 800 yıl korumuş. Hıristiyanlar için dünyanın en büyük kilisesi olma özelliğini, en çok korumuş olan yapı. Bugün bile büyüklük açısından dünyada beşinci, altıncı geliyormuş.




Ayasofya’ya yolunuz düşerse ve gezdikten sonra dinlenmek isterseniz müzenin bahçesindeki kafeteryayı tavsiye ederim. Ayasofya’nın güzel bahçesinde turistik fiyatlarla değil normal fiyatlarla çay kahve içebileceğiniz bir ortam.


Ayasofya Müzesinden sonraki durağımız Yerebatan Sarnıcı oldu. Bu sarnıca neden Yerebatan Sarayı dendiğini, içindeki 336 sütun ve bu sütunların başlıklarını görünce anlayabiliyorsunuz. Değişik yerlerlerden getirilen sütun ve başlıklar birbirinden farklılar ve bu sarnıcın yapımında sadece yapı elemanı olarak kullanılmış. Bu nedenle en sondaki sütunların ikisinde kaide olarak yılan saçlı Medusa heykelleri birisi ters birisi de yan gelecek şekilde yerleştirilmiş. İstanbulda ziyarete açık olmayan, hatta tahrip olmuş çok sayıda sarnıç bulunduğunu bunlardan bir kısmının yapıların altında kaybolduğunu, Yerebatan sarnıcının da uzun süre kapalı kaldıktan sonra 1984 yılında temizlenip ziyarete açıldığını burayı gezerken öğrendim.




Yerebatan sarnıcından sonra Sultanahmet Köftecisi’nde yemek yedik. Aslında birden fazla Sultanahmet Köftecisi varmış. Üstelik şu heryerde açılmaya başlanan fast food tarzı Sultanahmet Köftecisi’nin de bunlarla bir ilgisi yokmuş. Tahmin ediyorum asıl olan ve de tarihi olan adının sonunda “Selim Usta” yazan “Tarihi Sultanahmet Köftecisi”

Yemek sonrasında Topkapı Sarayı’nı gezdik. Müdürlüğü’ne Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın getirilmesinden bu yana bir çok olumlu değişimler yaşanmış müzede. Öncelikle ziyaret saatleri uzatılmış. İsteyenler küçük bir ücret karşılığında verieln kulaklıklarla dinleyerek gezebiliyorlar sarayı. Son yıllarda ziyarete açılan Harem kısmını kalabalık ve zaman azlığı nedeniyle gezemedik. Bence sarayın en etkileyici bölümü değerli taş ve mücevherlerin sergilendiği alandı. Paha biçilemez terimi bu hazine için üretilmiş olabilir. Kaşıkçı elması 86 karatmış. Dünyanın altıncı büyük elması. Topkapı Hançeri adı verilen ve üzeri değerli taşlarla bezeli hançer de sergilenenler arasında. Görkemli bir zenginlik. Gerçekten paha biçilemez.





Tur programında Topkapı Sarayı’ndan sonra tekne ile boğaz turu vardı. Hem saatin ilerlemiş olması hemde yoğun yağış nedeniyle rehberimiz bu turu iptal etti. Bunun yerine otobüsle sahil yolundan boğazı gezmeyi önerdi. Biz, Beşiktaş’ta otobüsten ayrılıp taksiyle Cevahir alışveriş merkezine geçtik. Aslında gezmek için alış veriş merkezleri iyi bir alternatif değil bizim için. Ama İzmir’e dönmeden oğlumuza söz verdiğimiz oyuncağı almalıydık. Cevahir için söylenebilecek iki kelime var sadece; büyük ve kalabalık. Onun dışında hiç bir şey ifade etmedi bizim için. Metroyu kullanarak otelimize kolayca döndük.


Gezinin son günü, sabah kahvaltısının ardından, şimdiye kadar İstanbul’da gördüğüm yerler arasında beni en çok etkileyen yeri yani Dolmabahçe Sarayı’nı gezdik. Daha gişeler açılmadan gelmemize rağmen oldukça kalabalıktı. Dolmabahçe Sarayı TBMM Milli Saraylar Dairesine bağlı. Milli saraylara bağlı tüm müzelerde olduğu gibi burayı da kurumun kendi rehberleri gezdiriyor. Dolmabahçe Sarayı, İstanbul’un 18 ve 19.yüzyıllarına damgasını vurmuş Balyan ailesinin eseri. Ermeni kökenli bu mimar ailenin eserlerindeki başarı Tanzimat dönemi ile paralellik gösteriyor. Balyan’ların en etkileyici yönü, o dönemin çağdaş Avrupa mimarisiyle Osmanlı’nın mimari geleneğini birleştirerek ortaya çıkardıkları özgün tarz. Sanırım Dolmabahçe Sarayı da bu özgün mimarinin en güzel örneği.



Sarayın daha giriş kapısındayken görkeminden etkilenmeye başlıyorsunuz. Zenginlik, debdebe, gösteriş daha ne söylenir bilemiyorum. Altın varak ile bezeli tavan süsleri, billur kristalden yapılmış merdiven korkulukları, kristal avizeler, basketbol sahası büyüklüğünde el halıları, birbirinden güzel tablolar, mobilyalar, perdeler insanı şaşkına çevirmeye yetiyor. İlginç olan Osmanlı tükenmekteyken yapılmış bu saray, üstelik kısa bir süre içinde bitirilmiş. Sarayın yapımına harcanan para nedeniyle hazinenin sıkıntıya girdiği, memur maaşlarının geciktiği hatta bir süre üç ayda bir maaş ödendiği söyleniyor. Avrupa, Osmanlı’ya “hasta adam” derken, Osmanlı bu sarayla hasta olmadığını kanıtlamak ister gibi sanki.


Saray’ın beni en çok etkileyen bölümü Merasim (Muayede) Dairesi’ydi. Avrupa’nın en büyük balo salonu olma özelliğini hala devam ettiren bu salonun görkemi çevresindeki sütunlar, üzerindeki dev kubbe, 4,5 tonluk kristal avize, duvar ve tavanlardaki resimler sayesinde bir kat daha artıyor. Avize o kadar ağır ki kubbe bu ağırlığı taşıyamayacağından, avize kubbenin ortasındaki delikten geçirilerek, kubbenin üzerindeki bir kontriksyona bağlanmış.



Sarayı’nın Harem bölümü ayrıca geziliyor. Burası selamlık kadar gösterişli olmamakla birlikte büyük salonları, harem mensuplarının daireleri, ve sultanın kendisine ve annesine ait bölümler ilgi çekici. Atatürk, sarayı kullandığı dönemler boyunca Haremdeki Sultan ve annesine ait bölüme yerleşmiş. Hayata gözlerini kapattığı oda da bu bölümde. Hani şu üzerinde bayrak örtülü yatağın olduğu ve 10 Kasım’lar da tören yapılan oda.


Dolmabahçe gezisinin ardından, Eyüp’ten teleferikle Pier Loti tepsine çıktık. Gezinin bu son günü hava o kadar soğudu ki sanki kış geldi. Zaten 3 günde 3 mevsim yaşadık. İlk gün yaz ikinci gün sonbahar ve son gün kış. Pier Loti’de, ağaçların altında harika Haliç manzarasına karşı çay içme şansımızı soğuk ve yağış nedeniyle yitirdik ama eski bir evden yapılmış çay ocağında kömür ateşinde pişmiş çayımızı, buğulu camlardan dışarısını izlemeye çalışarak içme şansını bulduk.




Buradan sonra İzmir’e dönmek üzere yola çıkıldı. Susurluk’ta mola vermek için Bandırma kavşağındaki Türker Tesisleri’nde durduk. 3-4 yıl önce iddalı bir reklam kampanyasıyla açılan ve Türkiye’nin en büyük yol üstü tesisi ünvanını alan bu tesisi hep merak ediyordum. Hayal kırıklığına uğradığımı itiraf etmeliyim. Gerçekten çok büyük bir kapalı alanı var. Ama kötü işletildiği her halinden belli. Bir kere bir yolüstü tesisinin tuvaletinin ücretli olması benim için önemli bir kriterdir. Hemen herkes tuvalet ihtiyacını karşılayacak, çünkü yol üstü tesisi adı üstünde. Böyle yerlerde tuvalette para almak iyi niyetli bir kazanç yöntemi değil kesinlikle. Hele bir de, hem para alınan hem de pis ve bakımsız bir tuvalete sahipse bu tesis baştan kaybetmiş oluyor. İşte ne yazık ki Türker’in tuvaletleri hem paralı hem bakımsızdı. Göze dağınık gelen, personelin kendi dış kıyafetleriyle çalıştığı az aydınlatılmış ve büyüklüğü dışında hiç bir özelliği olmayan bir tesis bilginiz olsun. Eğer mesafeniz uygunsa, Gelenbe’deki Ceren Tur Tesislerini öneririm. Personel güleryüzlü, fiyatlar uygun, tuvaletler temiz ve bakımlı. Benzininizi de buradan alabilirsiniz. Biz ne zaman dursak memnun kalıyoruz.

12 Mart 2007 Pazartesi

YALOVA

Geçtiğimiz hafta sonu bir aile ziyareti için Yalova’daydık. Daha önce üç kez gelmiştim Yalova’ya; birincisi hayal meyal hatırlayabildiğim kadar küçükken, sadece Termal diye bir yere gittiğimizi ve bir mermer şadırvandan su içtiğimizi hatırlıyorum. Diğer seyahatlerin ikisi de acı olaylar içindi. 1995 yılında; mecburi hizmette aynı evi paylaştığım doktor arkadaşımın cenaze töreni için gitmiştim. Sevgili Hakan trafik kazasında yaşamını yitirmişti, haberi aldığımda İzmir’deydim. Cenazesi için geldiğim Yalova’da 3-4 saat kalmıştım. Diğer gelişim ise 1999 yılında büyük depremden 24 saat sonra, gönüllü olarak katıldığım acil sağlık ekibiyle birlikte oldu. Gece yarısı Yalova’ya ulaşmış ancak bir iki saat sonra bakanlık kriz merkezi tarafından daha çok ihtiyaç olan Adapazarı’na yönlendirilmiştik. Şimdi o günleri hatırlamak bile istemiyorum.

İstanbul’a gidip gelirken hep yakınlarından geçilir Yalova’nın. Hatta buradan kalkan deniz otobüsleri ve feribotlar sayesinde yolculuk kısalır ama kendi adıma söyleyeyim; şehir merkezine girmeyi yada çevresini dolaşmayı yolculuk planlarıma hiç dahil etmemiştim.

Yalova’ya gideceğimiz yola çıkmadan sadece birkaç saat önce kesinleşmişti. Gittiğimizde nereleri gezebileceğimiz konusunda pek fazla fikir sahibi değildim. Ancak imdada internet yetişti. Kısa bir araştırmadan sonra Yalova’ya gittiğimde nereleri gezmem gerektiğini kabaca biliyordum.

Termal Kaplıcaları


Önce, Yalova denince akla ilk gelen yerlerden biri olan Termal’i gezdik. Hava oldukça soğuk ve nemliydi. Bizans’tan bu güne kadar kaplıcaları sayesinde hep bilinen ve ziyaret edilen bir yer olmuş Termal. Bir vadide yer alan kaplıcaların çevresinde, kimisi tarihi, kimisi yeni inşa edilen bir çok bina var. Açıkçası, ana giriş kapısından, otomobilimizi park edene kadar geçen kısa mesafede ilk dikkatimi çeken bu oldu. Hem tarihi hem de doğal açıdan bu kadar güzel ve zengin bir alana bu kadar çok bina yapılmasını yadırgadım. Özellikle, Tarihi Büyük Otel’in yerine orijinaline sadık kalınarak yapıldığı iddia edilen Termal Otel’in bu küçük vadiye yakışmayan bir betonlaşma olduğunu düşünmeden edemedim. Harika bir bitki örtüsü var. Ortancalar, monoyla ağaçları ve daha birçok nadide ağaç türü gerçekten etkileyici. Ağaçlar bizzat Atatürk’ün talimatıyla dikilmiş. Girişte Atatürk Arboretumu diye bir tabela bile var ve ağaçların cinsleri ve özellikleri belirtilmiş.




Kaplıcalar ve tesisler içerisindeki oteller, Sağlık Bakanlığı tarafından işletiliyormuş. 15 yıllık sağlık Bakanlığı personeliyim bunu bilmiyordum. Oldukça kapsamlı bir internet siteleri var. Tabi bilemeyiz ama sanırım kamu mantığıyla işletilmiyor. Öyle olsa politikacıların ve bürokratların misafirhanesi gibi bir yer olurdu. Üstelik tesisler çok bakımlı ve temiz. Çınar, Çamlık ve Termal isimli üç otel var. Ayrıca konaklama için apart daireler mevcut. Açık bir havuz ve Sıra Banyo, Kurşunlu Banyo, Valide Banyo, Sultan Banyo diye adlandırılan tesisler var. Vakit darlığı nedeniyle içlerine girip faydalanma imkanı olmadı ama dışardan göründüğü kadarıyla oldukça ilgi gören ve bakımlı tesisler.



Havanın soğukluğu ve yeterli zamanımız olmaması yüzünden etrafta yaptığımız kısa yürüyüş bile bizi şehir ortamından uzaklaştırmaya yetti. Bu yürüyüş sırasında Atatürk Köşkü’nü de gezme fırsatımız oldu.

Atatürk Köşkü


Termal’i özellikle çok seven ve son yıllarında tatillerinin çoğunu burada geçiren Mustafa Kemal Atatürk’ün talimatıyla 1929 yılında yapılmış bu köşk. Yapımı 28 gün gibi kısa bir sürede bitirilmiş. İçindeki eşyalar İstanbul’daki çeşitli saraylardan getirilmiş. Marangozluğuyla ünlü II. Abdülhamit tarafından bizzat yapılan bazı ahşap eşyalar da bu köşkte yer alıyor. Özellikle padişahın sedef kakma usulüyle yaptığı sehpa dikkat çekiciydi.


Köşkün ilk misafiri dönemin İran Kralı Pehlevi olmuş. Daha sonra; Atatürk ölümüne kadar geçen sürede yaz aylarında sık sık burada kalmış. O dönem siyasetinin önemli buluşma noktalarından birisi olmuş köşk. Bir çok önlemli karar burada alınmış. 1984 yılına kadar benzer şekillde kullanılan köşk bu tarihte geçirdiği restorasyon sonrasında ziyarete açılmış. Şu anda TBMM Milli Saraylar Daire Başkanlığı tarafından korunan köşkün, girişindeki kulübeden bilet alınarak içeriye girilebiliyor. Milli Saraylar Daire Başkanlığı’na ait diğer saray ve köşklerde uygulama nasıl bilmiyorum ama köşk bir rehber tarafından bilgiler verilerek gezdiriyor. Müzelerimizde görmeye alışık olmadığımız bu uygulama hem binanın korunmasını hem de ziyaretçilerin daha ayrıntılı bilgilerle köşkten ayrılmasını amaçlıyor olabilir. Köşkün her köşesinde Atatürk’ün ince zevkinin ürünlerini görmek mümkün. Halılar, eşyalar, tablolar çok etkileyici. Ancak köşk ve eşyalar zamanın yıpratıcı etkisinden pek kurtulamamış. Ne yazık ki bana uygun yöntemlerle ve titiz bir şekilde korunuyormuş gibi gelmedi. Umarım yanılıyorumdur.


Atatürk Köşkü’nün hemen yanında TBMM’ne ait sosyal tesisler var. Kamuya ait ören yerlerinde hep var olan, bu eğitim ve dinlenme tesisi mantığını hiçbir zaman anlayamadım. Sadece o kurumun üst düzey çalışanlarına ve çoğu zamanda politikacılara tahsisli ve genellikle kendi yağıyla kavrulamayan ve vergilerimizden desteklenen bu tesisler gerçekten kamunun ihtiyacı mıdır? Gerçi başka bir durum beni daha da korkutur. Bu güzel yerler ya özel sektörün eline geçseydi. Denetimsiz vahşi kapitalizm buraları parselleyip çoktan satışa çıkarmıştı.

Neyse biz yine Termal’e dönelim. Atatürk Köşkünden biraz ileride Yaverlik Köşkü adı verilen başka bir köşk var biz oradayken restorasyon çalışması yapılmaktaydı ve ziyarete kapalıydı. Bu köşkün hemen yanı başında Cine Kafe tabelası olan uzunca bir bina var. Yakın zamanda restore edilmiş bu bina ülkemizin ilk sinema salonlarından biriymiş. Şimdi kafeterya olarak kullanılıyor. Akşamları sinema gösterimleri yapılmaya devam ediliyormuş. Bu gerçekten hoşuma gitti. Bina kullanılmaz haldeyken dekore edilmiş hem kafeterya ihtiyacını karşılıyor hem de akşamları kuruluş amacına uygun olarak film gösteriliyor. Ben buranın ilk sinema salonlarımızdan olduğunu bu yazıyı yazarken bilgi almak amacıyla gezindiğim internet sitelerinden öğrendim. Oysa girişe küçük bir açıklama yazılmalıydı. Gelen, geçen ya da burada oturup çay içen binanın tarihini bilsin. Ülkemizdeki ören yerlerinin en büyük eksikliğidir bence yönlendirme ve bilgi tabelalarının eksikliği. Hazır yeri gelmişken Türkiye’de şimdiye kadar gezdiğim yerler arasında bu konuda en başarılı yer Truva antik kentiydi. Zaten üst üste binen ondan fazla dönem kenti daha da karmaşık bir hale sokmuşken, ortamla uyumlu yönlendirme ve açıklama tabelaları sayesinde çok rahat gezme imkanı buluyorsunuz. Hele gitmeden önce biraz okuduysanız bırakın bir rehbere ihtiyaç duymayı, başkalarına rehberlik bile edebilirsiniz.

Sudüşen Şelalesi


Buradan sonraki durağımız Sudüşen şelalesi oldu. Termal’in hemen üst kısmında yeralan Üvezpınar köyünden geçilerek 8 kilometrelik stabilize bir yoldan ulaşılan şelalenin yakınına kadar otomobilinizle gidebiliyorsunuz. Ancak kış mevsimi nedeniyle son metrelerde yol giderek bozuluyor. Şelaleye ulaştığımızda hayal kırıklığına uğradım. Gerçekten çok güzel bir şelale ama etraf çöp dolu ve buraya gelenler için hiçbir tedbir alınmamış. Çöp kovası, bank vs yok. Kısacası bir çok doğal güzelliğimiz gibi burası da sahipsiz. Şelaleyi görmek için derenin karşı kıyısına geçmek gerekiyor. Ancak derenin debisi yüksek olduğundan bu mevsimde geçmek mümkün değil. Yazın bilmiyorum ama kış aylarında buraya gelenler için minyatür bir köprü yapılsa şelalenin yanına kadar gidilebilir. Biz bu nedenle uzaktan izlemek zorunda kaldık. İlçenin çıkışı dışında şelaleye kadar hiçbir tabela yok. Üvezpınar çıkışında hangi yöne sapacağınızı sormak zorunda kalıyorsunuz.


Şelaleden dönerken eşsiz olabilecek ama ne yazık ki yöredeki çarpık ve kötü yapılaşma nedeniyle bundan sonra asla güzel olamayacak bir manzara ile karşılaşıyorsunuz. Yalova’nın içinden bu köye kadar her yerde çirkin yapılaşmayı fark etmeniz mümkün. Gözleriniz tam güzel bir yeşil yakalamış keyif sürerken yanı başında derme çatma sıvasız çirkin yapılara yakalanıyor. Termal ilçe merkezi de bu konuda tam bir felaket, birbiri ile uyumsuz, hiçbir estetiği olmayan binalar.


Karaca Arboretumu

Bu gezi de en son gördüğüm ama en çok etkilendiğim yer, Karaca Arboretum’u oldu. Sadece Pazar günleri saat 13-18 arasında ziyarete açık. TEMA’nın kurucusu Hayrettin Karaca buranın da kurucusu. Babasından kalan 130 dönümlük meyve bahçesini 1980 yılında arboretuma dönüştürmeye başlamış. Bu gün dünyadaki örnekleri arasında sayılı bir yere sahip. Hakikaten görülmesi gereken bir müze halini almış.


Bu noktada aboretum kelimesinin anlamına bakmak lazım. Vikipedi’ye göre;“Arboretum, esasen ağaçların ve diğer odunsu bitkilerin yetiştirilmesine adanmış botanik bahçesidir. Böyle bahçeler, kısmen bilimsel araştırmalar için de kullanılmakla birlikte, çeşitli canlı ağaç türlerinin bir derlemini (koleksiyon) oluştururlar. Pinetum ise, kozalaklı ağaçların yetiştirilmesinde özelleşmiş arboretumdur. Latince bir sözcük olup, "ağaç" anlamına gelen ve yine Latince olan "arbor" sözcüğünden türeyen "arboretum", "ağaçların büyüdüğü yer" demektir. Arboretum için Türkçe'de bulunan karşılık, "ağaç parkı" olarak geçer.”
Bence de “Ağaç Parkı” terimi arboretumun tam karşılığı olmasa da kullanılabilir. En azından daha kolay telafuz edilebiliyor.


Pazar günü arabamızla, yolun karşı tarafında ki idari binaya yanaştığımızda. Gezinin 10-15 dakika süreceğini sanıyorduk. Hava çok soğuktu ve dönüş yoluna çıkmıştık. Gerçi İzmir’e dönüş saatimizi sırf bu ağaç parkını görebilmek için bu saate bırakmıştık ama fazlada vakit ayırmayı düşünmüyorduk. Giriş için vakıf yararına çok cüzi bir para ödeniyor. Sonradan zıraat teknikeri olduğunu öğrendiğimiz güler yüzlü bir genç bizi gezdirmeye başladı. Bütün ağaçların Latince isimleriniyle başlıyor ve ağaçlar hakkında çarpıcı bilgiler veriyordu. Bu kadar ilginç ve güzel ağacı hikayeleri, özellikleri ile birlikte görmek çok etkileyici. Gezimiz bir saatten fazla sürdü. Soğuk iliklerimize kadar işlemişti ama büyülenmiş gibiydik. Amerika’dan gelen sekoya ağaçları, huş ağacı, gövdesi beyaz kayın ağacı, mavi ladin, sedir ağaçları, sığla ağacı, bambu tarlası, kayaların içinde büyümüş kara çamlar, şimdi adını hatırlayamadığım ve tarih öncesinden günümüze gelen ve dünyada sadece ağaç parklarında bunan dinazor ağaç, genetik mutasyon sonucu başkalaşmış ağaçlar, kaktüsler şimdi aklımda kalanlardan bazıları.


Arboretum’un içinde Hayrettin Karaca’nın vakit buldukça gelip kaldığı bir ev de var. Parkın tamamı çimle kaplı ve özellikle çimlere basmanızı toprak alanlara ise basmamanızı istiyorlar.


Her yıl 12.000’i aşkın kişinin ziyaret ettiği Karaca Arboretumda yaklaşık 7000 tür bulunmakta. Bu ağaç parkı değişik ülkelerden yaklaşık 200 arboretum, botanik bahçesi ile bitki tohum değişimi faaliyeti içerisindeymiş. Arboretumda bulunan mevcut koleksiyonun Türkiye genelinde yaygınlaşabilmesi için bugüne kadar 106.000 odunsal bitki, botanik bahçeleri, üniversiteler, belediyeler, orman idareleri ve arboretumlara bağışlanmış. Yurtiçi ve yurt dışından gelen botanik ve peyzaj bölümü öğrencilerine staj imkanı sağlayan Karaca Arboretum’da çeşitli bitkilere ait 48.500 dia, bitki ve taksonomi ile ilgili 2000 kitap bulunmakta. İnanılmaz değil mi? Ciddi bir emek ve birikim ülkenin hizmetine sunulmuş.


Bu başarı öyküsü çok değerli bir de ödül almış. Uluslararası Dendroloji Cemiyeti (International Dendrology Society - IDS), 2004 yılında burayı ödüllendirmiş. Dünyada pek az Arboretum bu ödüle layık görülmüş şimdiye kadar. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri’nde bu ödülü alabilmiş bir arboretum yokmuş. Ayrıca Hayrettin Karaca’nın Birleşmiş Milletler Çevre Ödülü sahibi olduğunu da belirtmek lazım.


Bu parkı yazın, yada sonbaharda tekrar gezmek isterim. Kış nedeniyle bir çok ağaç çıplaktı. Bir de üzerlerinde yaprakları varken bu büyüyü görmek ne kadar güzel olur.
Uzun sözün kısası Yalova’ya yolunuz düşerse, Karaca Arboretum’u görmeden geçmeyin. Yazık olur.