İstanbul
Şeker Bayramın 3 günlük tatili fırsat bilerek “Akademik Tur”dan satın aldığımız iki gece konaklamalı bir İstanbul turuna katıldık. “İstanbul Kültür Turu”
Perşembe gecesi otobüsüle yola çıkıldı. Uzun süredir otobüs yolculuğu yapmamıştım, hele bütün bir geceyi otobüste geçirmeyeli yıllar olmuştu. Gece yolculuğu ve tabi uykusuz bir gecenin ardından hemen gezmeye başlamanın iyi bir fikir olmadığını bu gezide anladım.
Programın ilk durağı olan Büyükada’ya gitmek için sabah 6:30 gibi Bostancı İskelesi önüne yanaştı otobüsümüz. Bayramın birinci günü ve daha hava aydınlanmamış olmasına rağmen yakınlarda bir pastanede taze çay, sıcak simit ve poğaça ve de güleryüzlü bir garson bulmak çok iyi geldi bize. Yanlış hatırlamıyorsam pastanenin adı “Hacı Seyid”ti. Ülkemizde pek alışık değiliz düzgün işletilen temiz mekanlara ya şaşırıyor insan.
İlk vapurla Büyükadaya hareket ettik. Vapur önce Kınalıada’ya sonra Burgazada’ya ve ardından Heybeliada’ya uğrayarak Büyükada’ya ulaştı. Daha önce bir kaç kez gitmiştim Büyükada’ya. Çok güzel, görülmesi gereken bir yer. Daha önceki gidişlerimden birinde bisiklet kiralayıp gezmiştik adayı. Vakit sorununuz yoksa adada gezmenin en güzel yolu bu bence. Tabi hemen herkesin yaptığı gibi faytonla da gezebilirsiniz. Bu sefer biz de faytonla gezdik. İki parkur var, büyük ve küçük tur. Büyük tur 45, küçük tur 35 YTL, gruplar için 5 YTL indirim yapılıyor. Yaklaşık 35-40 dakika sürüyor büyük tur ve adanın etrafını dolaşarak tekrar başladığı noktaya dönüyor.
Büyükada özellikle 20. yüzyıl başlarında yapılmış, dönemin nefis mimarisine sahip evleriyle ünlü. Kimine köşk hatta saray yavrusu demek mümkün. Evlerin bahçeleri bir başka güzel, özellikle hemen her yerde rastlayabileceğiniz değişik renklerdeki ortancalar harika.
Büyükada’da yediğimiz öğle yemeğinden sonra Bostancı’da bizi bekleyen otobüsümüze döndük. Bir sonraki durağımız Sütlüce’deki Miniatürk. Bostancı’dan birinci köprüye gitmek için çevre yoluna çıkınca bizi bir İstanbul klasiği karşıladı. Trafik. Bayramın birinci günü ve hava güzel olunca herkez yollara düşmüş. Şöförümüz ikinci köprüden dolaşmayı tercih etti. Nispeten daha akıcı olmakla birlikte yine yoğun trafikle boğuşarak Miniatürk’e ulaştık.
Miniatürk, ülkemizdeki, tarihi yada modern bir çok önemli yapının maketlerinin bulunduğu bir gezi parkı. Boğaz köprüsünden, Divriği’deki Ulu Cami’ye, Mostar Köprüsünden şu anki Meclis binasına, Dolmabahçe Sarayı’ndan İzmir Saat Kulesi’ne kadar bir çok yapıyı bir arada görmek ve günümüzde ortada olmayan Artemis Tapınağı yada restorasyonu bitmemiş Sümela Manastırı gibi yapıların orjinal hallerini görmek bile Miniatürk’ü gezmek için iyi birer neden. Maketler en küçük detayına kadar aslına uygun ve oldukça düzgün bir işçilikle yapılmış. Bu kadar güzel mekan ve binaya ait maketlerin arasında Pamukkale ve Kapadokya’yı anlatan maketler çok acemice ve buraya hiç yakışmamış.
Miniatürk’ten sonraki durağımız Eyüp Sultan Camisi’ydi. Özellikle cami ve Eyüp Sultan’ın türbesi yoğun bir ziyaretçi akınına uğramıştı. Buradaki insan profilini görünce, son genel seçimde çıkan sonuca İstanbulluların neden şaşırdığını merak ettim. Başörtüsü modern kalıyor genel giyim tarzına göre.
Eyüp’ten ayrıldıktan sonra Taksim’e yakın, dört yıldızlı otelimize geçtik, adı Konak Otel. İki gece kaldığımız otelimizden genel olarak memnun kaldık. Taksime ve metroya yakın, temiz bir otel arıyorsanız tavsiye ederim. Hem bir önceki geceyi otobüste uykusuz geçirmenin hem de gün boyu gezmenin verdiği yorgunluk, otelde yediğimiz yemeğin ardından Taksim ve İstiklal Caddesi’nde bir yürüyüş yapmamızı engellemedi. İstiklal Caddesi’ni hiç bu kadar kalabalık görmemiştim. Fransız Sokağı’na kadar yürüdük ve yine yürüyerek otelimize döndük.
İstanbul’da özellikle Taksim ve çevresinde 1900 lü yılların başlarında, o dönemin güzel mimarisiyle yapılmış binaların şu anki halini gördükçe üzülürüm hep. Çoğu bakımsız ve harap halde. Kullanılanların da o dış yüzeyleri klima, tabela koblo ordularıyla işgal edilmişler.
Sabah ki ilk durağımız Sultanahmetteki hipodrom alanıydı. Rehberimiz, yoğun yağmur nedeniyle otobüsün içinde bu alanla ve dikili taşlarla ilgili bilgiler verdi. Özellikle hipodromun o zamanlardaki halini gözümde canlandırınca etkilendim ve Bizans yada Doğu Roma imparatorluğu ile ilgili daha fazla bilgi edinmeye karar verdim.
Ardından, yine yoğun kalabalık ve yağış eşliğinde Sultan Ahmet Camisini gezdik. Sedefkar Mehmet Ağa’nın mimarlığını üstlendiği cami, mavi İznik çinileriyle ünlü. Yabancılar bu nedenle Mavi Cami diyorlar. Osmanlı mimari tarzında klasik dönemin son eseri olarak nitelenen cami aynı zamanda ilk 6 minareli cami olma özelliğini de taşıyor. 72 milletten insanlar, rehberlerinin anlattıklarını ağızları açık dinlerken bir yandan da hayran hayran etrafı inceliyorlardı. Padişahların aynı zamanda halife oldukları için hacca gitmediklerini, Cuma namazlarını her hafta farklı bir camide halkla birlikte ama “sultan mahfili” denen ayrı bir bölümde kıldıklarını ve bazı camilerde bu bölüme giriş için ayrı bir kapı olduğunu, Sultanahmet Camisini gezerken rehberimizden öğrendim.
Buradan Ayasofya Müzesi’ne geçtik. Kalabalık nedeniyle rehberimiz grubu toparlamakta ve bir şeyler anlatmakta güçlük çektiyse de, bu akıllara durgunluk veren binayla ilgili ilginç bilgiler verdi. Hem Bizans hem de Osmanlı’ya tanıklık etmesi, hem hristiyanlığın hem de müslümanlığın önemli mabedlerinden biri olarak kullanılması. Bitmek tükenmek bilmez restorasyonları, cami olarak kullanlılmaya başlandığı dönemde kapatılan ve günümüzde yapılan çalışmalarla ortaya çıkartılan ikonlarıyla mutlaka görülmesi gereken bir yapı Ayasofya. Bence en ilginç özelliği, kubbe büyüklüğü. Aya Sofya’nın kubbesi alttan hiçbir destek almadan ayakta duran dünyanın en büyük kubbesiymiş. Bu unvanını 800 yıl korumuş. Hıristiyanlar için dünyanın en büyük kilisesi olma özelliğini, en çok korumuş olan yapı. Bugün bile büyüklük açısından dünyada beşinci, altıncı geliyormuş.
Ayasofya’ya yolunuz düşerse ve gezdikten sonra dinlenmek isterseniz müzenin bahçesindeki kafeteryayı tavsiye ederim. Ayasofya’nın güzel bahçesinde turistik fiyatlarla değil normal fiyatlarla çay kahve içebileceğiniz bir ortam.
Ayasofya Müzesinden sonraki durağımız Yerebatan Sarnıcı oldu. Bu sarnıca neden Yerebatan Sarayı dendiğini, içindeki 336 sütun ve bu sütunların başlıklarını görünce anlayabiliyorsunuz. Değişik yerlerlerden getirilen sütun ve başlıklar birbirinden farklılar ve bu sarnıcın yapımında sadece yapı elemanı olarak kullanılmış. Bu nedenle en sondaki sütunların ikisinde kaide olarak yılan saçlı Medusa heykelleri birisi ters birisi de yan gelecek şekilde yerleştirilmiş. İstanbulda ziyarete açık olmayan, hatta tahrip olmuş çok sayıda sarnıç bulunduğunu bunlardan bir kısmının yapıların altında kaybolduğunu, Yerebatan sarnıcının da uzun süre kapalı kaldıktan sonra 1984 yılında temizlenip ziyarete açıldığını burayı gezerken öğrendim.
Yerebatan sarnıcından sonra Sultanahmet Köftecisi’nde yemek yedik. Aslında birden fazla Sultanahmet Köftecisi varmış. Üstelik şu heryerde açılmaya başlanan fast food tarzı Sultanahmet Köftecisi’nin de bunlarla bir ilgisi yokmuş. Tahmin ediyorum asıl olan ve de tarihi olan adının sonunda “Selim Usta” yazan “Tarihi Sultanahmet Köftecisi”
Yemek sonrasında Topkapı Sarayı’nı gezdik. Müdürlüğü’ne Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın getirilmesinden bu yana bir çok olumlu değişimler yaşanmış müzede. Öncelikle ziyaret saatleri uzatılmış. İsteyenler küçük bir ücret karşılığında verieln kulaklıklarla dinleyerek gezebiliyorlar sarayı. Son yıllarda ziyarete açılan Harem kısmını kalabalık ve zaman azlığı nedeniyle gezemedik. Bence sarayın en etkileyici bölümü değerli taş ve mücevherlerin sergilendiği alandı. Paha biçilemez terimi bu hazine için üretilmiş olabilir. Kaşıkçı elması 86 karatmış. Dünyanın altıncı büyük elması. Topkapı Hançeri adı verilen ve üzeri değerli taşlarla bezeli hançer de sergilenenler arasında. Görkemli bir zenginlik. Gerçekten paha biçilemez.
Tur programında Topkapı Sarayı’ndan sonra tekne ile boğaz turu vardı. Hem saatin ilerlemiş olması hemde yoğun yağış nedeniyle rehberimiz bu turu iptal etti. Bunun yerine otobüsle sahil yolundan boğazı gezmeyi önerdi. Biz, Beşiktaş’ta otobüsten ayrılıp taksiyle Cevahir alışveriş merkezine geçtik. Aslında gezmek için alış veriş merkezleri iyi bir alternatif değil bizim için. Ama İzmir’e dönmeden oğlumuza söz verdiğimiz oyuncağı almalıydık. Cevahir için söylenebilecek iki kelime var sadece; büyük ve kalabalık. Onun dışında hiç bir şey ifade etmedi bizim için. Metroyu kullanarak otelimize kolayca döndük.
Gezinin son günü, sabah kahvaltısının ardından, şimdiye kadar İstanbul’da gördüğüm yerler arasında beni en çok etkileyen yeri yani Dolmabahçe Sarayı’nı gezdik. Daha gişeler açılmadan gelmemize rağmen oldukça kalabalıktı. Dolmabahçe Sarayı TBMM Milli Saraylar Dairesine bağlı. Milli saraylara bağlı tüm müzelerde olduğu gibi burayı da kurumun kendi rehberleri gezdiriyor. Dolmabahçe Sarayı, İstanbul’un 18 ve 19.yüzyıllarına damgasını vurmuş Balyan ailesinin eseri. Ermeni kökenli bu mimar ailenin eserlerindeki başarı Tanzimat dönemi ile paralellik gösteriyor. Balyan’ların en etkileyici yönü, o dönemin çağdaş Avrupa mimarisiyle Osmanlı’nın mimari geleneğini birleştirerek ortaya çıkardıkları özgün tarz. Sanırım Dolmabahçe Sarayı da bu özgün mimarinin en güzel örneği.
Sarayın daha giriş kapısındayken görkeminden etkilenmeye başlıyorsunuz. Zenginlik, debdebe, gösteriş daha ne söylenir bilemiyorum. Altın varak ile bezeli tavan süsleri, billur kristalden yapılmış merdiven korkulukları, kristal avizeler, basketbol sahası büyüklüğünde el halıları, birbirinden güzel tablolar, mobilyalar, perdeler insanı şaşkına çevirmeye yetiyor. İlginç olan Osmanlı tükenmekteyken yapılmış bu saray, üstelik kısa bir süre içinde bitirilmiş. Sarayın yapımına harcanan para nedeniyle hazinenin sıkıntıya girdiği, memur maaşlarının geciktiği hatta bir süre üç ayda bir maaş ödendiği söyleniyor. Avrupa, Osmanlı’ya “hasta adam” derken, Osmanlı bu sarayla hasta olmadığını kanıtlamak ister gibi sanki.
Saray’ın beni en çok etkileyen bölümü Merasim (Muayede) Dairesi’ydi. Avrupa’nın en büyük balo salonu olma özelliğini hala devam ettiren bu salonun görkemi çevresindeki sütunlar, üzerindeki dev kubbe, 4,5 tonluk kristal avize, duvar ve tavanlardaki resimler sayesinde bir kat daha artıyor. Avize o kadar ağır ki kubbe bu ağırlığı taşıyamayacağından, avize kubbenin ortasındaki delikten geçirilerek, kubbenin üzerindeki bir kontriksyona bağlanmış. 
Sarayı’nın Harem bölümü ayrıca geziliyor. Burası selamlık kadar gösterişli olmamakla birlikte büyük salonları, harem mensuplarının daireleri, ve sultanın kendisine ve annesine ait bölümler ilgi çekici. Atatürk, sarayı kullandığı dönemler boyunca Haremdeki Sultan ve annesine ait bölüme yerleşmiş. Hayata gözlerini kapattığı oda da bu bölümde. Hani şu üzerinde bayrak örtülü yatağın olduğu ve 10 Kasım’lar da tören yapılan oda.
Dolmabahçe gezisinin ardından, Eyüp’ten teleferikle Pier Loti tepsine çıktık. Gezinin bu son günü hava o kadar soğudu ki sanki kış geldi. Zaten 3 günde 3 mevsim yaşadık. İlk gün yaz ikinci gün sonbahar ve son gün kış. Pier Loti’de, ağaçların altında harika Haliç manzarasına karşı çay içme şansımızı soğuk ve yağış nedeniyle yitirdik ama eski bir evden yapılmış çay ocağında kömür ateşinde pişmiş çayımızı, buğulu camlardan dışarısını izlemeye çalışarak içme şansını bulduk.
Buradan sonra İzmir’e dönmek üzere yola çıkıldı. Susurluk’ta mola vermek için Bandırma kavşağındaki Türker Tesisleri’nde durduk. 3-4 yıl önce iddalı bir reklam kampanyasıyla açılan ve Türkiye’nin en büyük yol üstü tesisi ünvanını alan bu tesisi hep merak ediyordum. Hayal kırıklığına uğradığımı itiraf etmeliyim. Gerçekten çok büyük bir kapalı alanı var. Ama kötü işletildiği her halinden belli. Bir kere bir yolüstü tesisinin tuvaletinin ücretli olması benim için önemli bir kriterdir. Hemen herkes tuvalet ihtiyacını karşılayacak, çünkü yol üstü tesisi adı üstünde. Böyle yerlerde tuvalette para almak iyi niyetli bir kazanç yöntemi değil kesinlikle. Hele bir de, hem para alınan hem de pis ve bakımsız bir tuvalete sahipse bu tesis baştan kaybetmiş oluyor. İşte ne yazık ki Türker’in tuvaletleri hem paralı hem bakımsızdı. Göze dağınık gelen, personelin kendi dış kıyafetleriyle çalıştığı az aydınlatılmış ve büyüklüğü dışında hiç bir özelliği olmayan bir tesis bilginiz olsun. Eğer mesafeniz uygunsa, Gelenbe’deki Ceren Tur Tesislerini öneririm. Personel güleryüzlü, fiyatlar uygun, tuvaletler temiz ve bakımlı. Benzininizi de buradan alabilirsiniz. Biz ne zaman dursak memnun kalıyoruz.







